Çocuk Haklarına Dair Sözleşme için Çağrı: “Anadili Çekincesi’ Kaldırılsın”

Ayşegül Özbek
Facebook Twitter

Madde 17: Kitle iletişim araçlarının azınlık grubuna veya bir yerli ahaliye mensup çocukların dil gereksinimlerine özel önem göstermeleri konusunda teşvik edilmesi. 

Madde 29: Çocuğun anne-babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı veya geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi. 

Madde 30:  Dini ya da dilsel bir azınlığa ya da yerli halka mensup bir çocuğun, kendi kültüründen yararlanma, kendi dininin gereklerini yerine getirme ya da kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılmaması.

Yukarıdaki üç madde, bugün 30 yılını geride bırakan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de Türkiye’nin çekince koyduğu maddeler. Sözleşmenin her yıldönümünde olduğu gibi bu yıl da çocuk hakları örgütlerinden Türkiye devletine “çekinceleri kaldır” çağrısı geldi.

“Çocukları eğitimin dışına itiyor”

Diyarbakır Barosu Başkan Yardımcısı ve Çocuk Hakları Merkezi Koordinatörü Gazal Bayram Koluman, bianet’e yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 17., 29. ve 30.maddelerine çekince koymuştur. Genel olarak bu çekincelerin azınlık çocuklarının dil, eğitim, kültür alanındaki haklarına ilişkindir. Birçok etnik kültürü barındıran ülkemizin, taraf devlet olarak bu çekinceleri halen kaldırmayışı, çocukların eğitim sistemine uyumunu güçleştirmekte, okula uyum sorunu ile birlikte mental gerilik tanısı gibi gerçekçi olmayan tanılarla azınlık çocuklarını eğitim dışına itmektedir.

“Taraf devlet olarak sözleşmenin amir hükümlerini yerine getirmek zorundayız. Ancak görmekteyiz ki; toplumun üçte birini oluşturan çocuklara ayrılan bütçe dahi bilinmemektedir. Bu durum devletin siyasi erklerinin çocuk politikası oluşturmaktan uzak olduğunu göstermektedir. Toplum üstü bir bakışla çocuğa yaklaşılmadığı müddetçe çocuk hak ihlallerinin önüne geçilemeyeceği bir gerçektir.

“Bu sorunları başlıklarla saymak gerekirse; en temel hak olan yaşam hakkı ihlalinin bölgemiz özelinde diğer bölgelere oranla çocuklarda çok sayıda olduğu, temel etkenin yıllardır çözülemeyen Kürt meselesi kaynaklı yaşanan çatışmalı ortam ve güvenlikçi politikalardır.

“Çocuğun katılımı yok sayılmamalı”

“Tüm ülke genelinde yoksulluğun ciddi anlamda artmasına bağlı çocuk işçiliğinin-çocuk dilenciliğinin arttığı, suça itilen çocuk sayısında artış yaşandığı, yoksullukla birlikte çalışmak zorunda kalan çocuğun eğitim hakkının ihmal edildiği, çocuk kaçırma-fuhuş-çocuğun cinsel istismarı gibi suçlarda mağdur çocuk sayısının ciddi oranda arttığını, hükümlü-tutuklu çocukların ve ebeynleri ile cezaevinde kalmak zorunda olan çocukların temel ihtiyaçlarının sağlanamadığı, çocuk suçluluğu hususunda hapis cezasının birincil çözüm olarak görülmesinin çocuk suç oranını artırdığı, çocuk evliliklerinin önlenemediği, tüm bunlara paralel ve birbirini tetikler şekilde madde bağımlılığında artışlar gözlenmektedir.

“Taraf devlet olan Türkiye’nin; saydığımız bu ihmallere karşı çocuğu koruyucu ve önleyici tedbirleri almadığı, çocuğa temas eden resmi kurumlar arasında eşgüdümlü çalışmanın sağlanamadığı, çocuğun adalet sistemi içinde yeterince korunamadığı, halen bir mağdur yasasının bulunmadığı ve tüm bu sorunlar içinde çocuğun katılım hakkının yok sayıldığı bir ülkeyiz.”

“Adımlar hemen atılmalı”

Yaşam Bellek Özgürlük Derneği’nin bianet’e yaptığı açıklama ise şöyle: “BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin çocukların eğitim, ifade özgürlüğü, kendi kültürünü yaşatma ve kendi dilini kullanma haklarını kapsayan 17., 29. ve 30. maddelerine koyduğu çekince sadece anadilinde eğitim hakkının değil bir bütün olarak çocuk haklarının ihlali anlamına gelir. Bu maddeleri sözleşmenin dört temel ilkesi olan “çocuğun yaşama ve gelişme hakkı, ayrımcılık yasağı, çocuğun en yüksek yararını gözetme ilkesi ve çocuğun görüşlerine saygı ilkesi” ile birlikte düşünmek gerekir.

Çocuk Hakları Komitesine göre bu dört ilke için devletler bütçe yeterlikleri dahil hiçbir bahane ile yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınamaz. Anadilinde eğitim hakkı çocuğun haklarının farkında olması açısından da önemlidir. Devletten asıl beklenti ayrımcı olmayan, anadilinde, bilimsel ve parasız örgün eğitimin sağlanmasıdır. Bu hususta neler yapılabileceğine ilişkin olarak çok dilli diğer ülkelerin eğitim uygulamalarına ve birden fazla resmi dilin geçerli olduğu ülkelerin uygulamalarına bakılabilir. Ancak toplumsal dönüşümü sağlayacak geniş ölçekli bir eylem programının yanı sıra hemen atılabilir adımlar da vardır.

* Talebe bağlı olmaksızın ilkokullarda talep eden tüm dil topluluklarına ilişkin seçimlik dil dersleri konabilir ve uygulamadaki mevcut uygulamadaki engeller ve engellemeler kaldırılıp, bürokrasiye inisiyatif bırakılmadan uygulanabilir.

* Çift dilli veya çok dilli öğretmen yetiştirme süreçleri başlatılabilir.

* Öğrenciler ve ebeveynler için anadilinde okur-yazarlık kursları açılabilir.

*  Bütün bunları yapabilmek için mevzuatta gerekli değişikliklerin acilen yapılabilir.

* Uluslararası sözleşmelere konulan çekincelerin kaldırılması için harekete geçilebilir.

Sivil toplum ise hükümeti/TBMM’yi zorlayacak bir rol üstlenebilir, altyapının oluşturulmasına ilişkin gerekli araştırmalar yaparak ve önerilerde bulunarak sürece katkıda bulunabilir. Devlet, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve sivil toplum hem ayrı ayrı hem de iş birliği içinde öğretmenlerde bu konuda farkındalık yaratılması için çalışabilir.”

“Bütüncül bir çocuk politikası olmalı”

İnsan Hakları Derneği’nin sözleşmenin 30. Yılı nedeniyle yaptığı açıklamada ise özetle şu görüşlere yer verildi:

“30 yıldır yaşananlar gösteriyor ki dünya genelinde çocuklar çeşitli biçimlerde ayırımcılığa maruz bırakılıyor, yaşama, gelişme ve katılım hakları önündeki engeller devam ediyor. Çocuk hakları tüm çocuklar içindir. Çocuklar arasında ayırımcılık yapılamaz. Tüm düzenlemelerde çocukların yüksek yararı; yani zarar görmemeleri ve onlara öncelik verilmesi gözetilir. Çocuk haklarına saygı duyulması, sağlanması ve korunması konusunda;

*Her çocuğun eşit, özgür, mutlu ve barış içerisinde bir yaşam sürmesi,

*Hak temelli ve bütüncül bir çocuk politikası oluşturulması,

*Çocuk hakları ihlalleri ile ilgili cezasızlık kültürünün ortadan kaldırılması,

*Çocukların kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma hakkının tanıyan Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin 17, 29 ve 30. maddelerine ve BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 27. maddesine konulan çekincelerin kaldırılması,

* BM Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına dair Bildiriye ve Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisine ve BM Çocuk Hakları Komitesinin 2009 tarihli genel yorumuna uygun düzenlemelerin yapılması,

*BM UNESCO Eğitimde Ayrımcılığın Önlenmesine Dair Sözleşmeye taraf olunması,

* Temel yönetişim sözleşmelerinden olan ILO İş Teftiş (Tarım) 129, Gençlerin (Sanayi dışındaki alanlarda) Gece İşinde Çalıştırılmasına ilişkin 79 ve ILO Gençlerin (Sanayiye ait alanlarda) Gece İşinde Çalıştırılmasına ilişkin 90 No.lu ILO Sözleşmelerine taraf olunması konularında derhal harekete geçilmesini talep ediyoruz.”

“Kabul edilemez bir durum”

GOR Hemşin Kültür Dil Tarih Dergisi’nden Hikmet Akçiçek de şunları söyledi:

“Çocuğun ait olduğu topluluğun dili ve kültürünü öğrenmesi temel bir insan hakkıdır. Bu imkanın sağlanması da çağdaş devletin görevidir. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de ifade edildiği gibi demokratik toplumların bu hakkın kullanımı ve bu dil ve kültürlerin yaşatılması konusunda pozitif, destekleyici, teşvik edici bir tutum içinde olması gerekiyor.

Ama maalesef ülkemiz bu konuda imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerin gereğini yerine getirmekte bile isteksiz yasak savar bir tutum aliyor.  Kağıt üstünde bir kabul ve formalite babında uygulamalarla yetiniyor… Yerel dil ve lehçelerin öğrenilmesine dair seçmeli ders uygulaması, TRT Şeş gibi uygulamalarda durum bu şekildedir… Kaldı ki ülkemiz sözleşmenin kimi maddelerine çekince koymuştur. Bu kabul edilemez bir durumdur.. İnsan haklarına eşitlik ve ifade özgürlüğü ilkelerine aykırı bir tutumdur. Bu aynı zamanda çocuğun zihinsel ve kültürel gelişimi ve özgür bir birey olarak kendini ifadesini de tehdit eden bir tutumdur. Çekinceler kaldırılmalı bu sözleşmenin gereği yerine getirilmelidir…

“Dil doğanın bize açılan parçası”

Hemşin Kültürünü Araştırma ve Yaşatma Derneği’nin açıklaması da şu şekilde: “Dil, anadili, ülkemizde oldukça siyasileşmiş bir konu. Devlet ideolojisinin geç uluslaşma sürecinin getirdiği bölünme, “son yurt” gibi aşırı kaygılı motivasyonu 100 yıldır dil haklarını, etnik topluluklar arasındaki eşitliğin sağlanması, keza farklı dinler, mezhepler arası eşitlik sorunlarının aşılmasını, bunların serinkanlı tartışılmasını engelliyor. 100 yıldır bu konuları baskı altında tutuyorlar. Fakat bu da gerilimlerin yoğunlaşması, kutuplaşmanın keskinleşmesinden başka bir sonuç yaratmadı, yaratmıyor.

Türkiyeli felsefeci Nermin Uygur’un Dilin Gücü adında bir çalışması var. Herkese öneririm. Dil, doğanın bize açılan kapısıdır. Lazcada bunu anlatan güzel bir söz vardır ; dil yüreğin kapısıdır, şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Bu kapı herkese anadilinde açılır. Herkes anasının diliyle öğrenir, insana, doğaya dair her şeyi. Bilimsel, teknik konularda herhangi bir dilde derdinizi, fikrinizi anlatabilirsiniz. Ama duygularınızı, şiirinizi, öykünüzü anadilinizden başka hiçbir dilde anlatamazsınız. Herkesin böyle bir deneyimi vardır; sevgilinize anadilinizden seni seviyorum demezseniz duygunuzu tüm içtenliği ile ifade edemediğiniz hissine kapılırsınız. Türkler, bunu bilmeyebilir, ama bir denesinler, sevgililerine ingilizce ya da başka bir dilde seni seviyorum desinler, onlar da bunu hissedecekler.

Her ana bir bilgedir, cadıdır, şifacıdır, büyücüdür, şamandır. Her anadili de dünyaya, insanlığa dair çağlar boyunca birikmiş işte bu bilgilerin mahfuzudur mahfuzu kilitli tutmak insanlığa karşı bir suç sayılır. Kürt sorununun çatışma olarak yaşanmasının temel nedenlerinden biri anadiline getirilen yasaklardır. Kürtlerin dışındaki topluluklar halklar da aynı asimilasyoncu baskıların mağduru. Devlet, 23 Nisanı çocuk bayramı olarak kutluyor. Ama siyasi gericiliğinden dolayı çocuk haklarının anadili ile ilgili maddelerinde şerh koyuyor. Bu elbette utanç verici. Ama hiçbir milliyetçi/ulusalcı ideoloji için böyle evrensel haklar önemli değildir. Onlar için tek hak vardır; egemenlik. Mevcut iktidarın ve “Devlet aklı”nın ne bu çocuk hakları ne de genel olarak insan hakları, siyasal özgürlükler konusunda bir adım atacağını bekliyoruz. Çünkü bu hakların tanınması onlar için” beka sorunu”. Bu doğru; demokrasi ile tekçi siyasi sistem aynı anda var olamaz.”